Çizgide Beklemek: Sırasal Dinamikler

Geçtiğimiz günlerde Pilevneli Galeri Refik Anadol sergisine ev sahipliği yaptı. Üstüne de Anadol’un kendisine yöneltilen eleştirilere seviyesiz tepkiler verdiğine tanık olduk. Umarım işlerini satın alan otel ve alışveriş merkezi sahipleri resepsiyon bankoları arkasına koyduklarında dekoratif niteliklerinden memnun kalırlar demekle yetinelim.

Bu nedenle galerinin içinde değil, dışında olanlardan bahsetmek istiyorum. Zira sokakta çok daha ilginç bir olgu vardı: ziyaretçi kuyruğu!

Kuyruk oldukça uzundu. Ağırlıklı olarak gençlerden oluşan bu kuyruk Arter’in önünden geçip bir sonraki sapağa kadar devam ediyordu. Pandemiye rağmen böylesine yoğun bir ilgi olması dikkat çekiciydi. Ekrem İmamoğlu’nun İnstagram paylaşımının da etkisi olacak ki birçok kesimden insan bu kuyruktaydı. Serginin böyle geniş ve çeşitli bir kitleye ulaşmış olması sanat izleyicisi kesimin demokratikleşmesi açısından olumlu ve belirleyici bir durum olarak görüyorum. Bu nedenle bu kuyruğu biraz daha yakından incelemek amacıyla kuyruğu ziyaret ettim.

Kuyruğun uzunluğu, bekleme süresine yansımıştı: konuştuğum ziyaretçilerin ortalama bekleme süresi dört saatti. Şaşırtıcı! Her ziyaretçinin sadece sanat görmek için bu kadar zamanı, hatta bazen tüm günü gözden çıkardığını düşünmek naifçe olur. Zira Instagram’da fotoğraf paylaşmak önemli bir motivasyon. Yine de sergilenen eserleri çevreleyen merak uyandırıcı aurayı yok saymak büyük hata olur. Bu uzun bekleyiş sonunda erişilen deneyim bu yazının kapsamında değil, ancak bu deneyime dair beklentiler sırada zamanın nasıl geçtiğini ve sıranın “doğasını” etkileyen en önemli faktörlerden. Ayakta beklenen bu uzun saatleri kabul ederek başlamak bile başlı başına ciddi bir motivasyondan bahsettiğimizi gösterirken, bekleyişin tamamına erdirilmesi ciddiyetini kanıtlıyor.

Her ne kadar bekleme kuyrukları İstanbul’daki sanat etkinliklerinde çok sık karşılaşılan bir durum olmasa da (bazı büyük fuarları ayrı tutuyorum) diğer sektörlerde ve turistik olarak ilgi çeken kültür kuruluşlarında “hizmet alma” sürecinin bir parçası. Öyle ki bu durumun bir sorun halini almaması için bir de “kuyruk teorisi” geliştirilmiş. Bu teori bir kuyruğu ve bağlı olduğu hizmeti zaman ve kişi sayısı gibi faktörler üzerinden incelemeye ve optimize etmeye yarıyor. Sadece optimizasyon hesapları değil, aynı zamanda psikolojik oyunlarla da kuyruklar daha katlanılabilir hale getiriliyor. Örneğin, sağa sola yerleştirilen aynalar ile bekleyenlerin kendileri ile ilgilenmesi, böylece zamanın nasıl geçtiği konusunda daha az farkındalık sahibi olması hedefleniyor. Çünkü, yapılan araştırmalara göre kuyrukta geçirilen zamana dair algı, o anki psikolojimizden ve bakış açımızdan çok etkileniyor. 

Kuyruk teorisi pratiğe yönelik bir anlayış sağlarken, sıradaki zaman algısına dair bir içgörü geliştirmek için işin içine biraz felsefe katmak gerekiyor. Öncelikle, kuyruktaki zaman ve mekanın beden üzerinden birbirine nasıl bağlandığına bakmak gerekiyor. 

Çevremizi algılarken bedenimiz bir çapa görevi görür: örneğin sağımız-solumuz, yukarısı-aşağısı, ön-arka gibi kavramlar bedenimiz olmadan mümkün değillerdir. Benzer şekilde şu an bulunduğumuz yer ve biraz ilerlediğimizde bulunduğumuz yer arasındaki ilişkiyi de bedenimiz üzerinden kurarız, yani uzayda kendimizi bedenimiz üzerinden konumlandırırız(orientation). Uzayda kendimizi konumlandırmamız aynı zamanda boşluk olan uzayı bir mekana dönüştürür. Bu mekan içinde bir yere yönelmemizde çizgilerin belirleyici özelliği vardır. Bu çizgileri, üstüne basılarak oluşmuş bir patika gibi maddi ya da sağduyu gibi kavramsal ölçekte düşünebiliriz. Kuyruk örneğinde ise bu “yönelme” durumu önümüzde ve arkamızda olanlar üzerinden meydana gelir. Kendimizi önümüzdeki ve arkamızdaki kişilere göre konumlandırır ve attığımız adımda bu çizgiyi takip ederiz. Bu anlamda çizgiyi takip etmek hem mekanı oluşturan hem de mekan içinde bizim yerimizi belirleyen durumdur. Belki de sıraya kaynak yapılması bu nedenle can sıkıcıdır. Sıranın her daim değiştiğini düşünelim: önünüzdeki çıkıp en arkaya gidiyor, arkanızdaki üç sıra öne geçiyor, onun arkasındaki kafasına göre başka bir yerde durmaya karar veriyor… Bu sıra nereye gidiyor?

Bedeni, mekanı var eden ince bir aralık olarak düşünebiliriz, bu aralıktan çizgiler gelir, geçer. Aynı aralık zamanı da var eder. Öyle ki zaman ve mekan bu ince aralıkta birbirine bağlanır. İşte bu nedenle kuyrukta vaktin ne kadar hızlı geçtiği, sıranın ilerleme ritmiyle ya da hızıyla yakından ilgilidir. Giderek hızlanan bir sırada her an sıranın en önüne geçeceğinizi hissedersiniz. Benzer bir şekilde, rastgele hıza sahip bir sıra da kabir azabı yaşatabilir. En kötüsü de bitip bitmeyeceğini bilmediğiniz bir sıradır! İşte Marina Abramović’in 2010 yılında The Artist Is Present sergisi kapsamında gerçekleştirdiği ünlü performans gösterisinde böyle bir durum söz konusu. Abramović geniş salonun ortasında üzerinde rengi her hafta değişen tek renk bir kıyafet ile konuşmadan oturuyor ve ziyaretçiler teker teker sanatçının karşısındaki sandalyeye geçiyorlar. Bu şekilde oturarak toplam 700 saat geçiren sanatçının karşısında oturabilmek için her gün birçok kişi uzun kuyrukta bekliyor. Ancak sanatçının huzurunda ne kadar kalacaklarına katılımcılar kendileri karar veriyorlar. Öyle ki süre birkaç dakikadan tüm güne kadar uzayabiliyor. Kimileri sanatçı ile bakışırken zaman mevhumunu yitirdiklerini ve bu nedenle uzun saatler kaldıklarını ifade ediyorlar. Bakışanlar vakitten habersiz otururken, geçirdikleri her dakika sıradakilerde, bir hedef noktası gibi tek renk sabit duran Abramović’e ulaşıp ulaşamayacaklarına dair kaygı yaratıyor. Ulaşamazlarsa, ertesi gün tekrardan sıraya girmeleri gerekiyor.

Yavaş akan zamanın başlı başına bir işkence olabileceği düşünüldüğünde, kuyruğun yavaşlamasına sebebiyet veren her durumun neden sinirle ve tepkiyle karşılandığını anlarız. Bu tepkiler kimi zaman sözsüz bakışmalarla ifade edilirken, bazıları vokal tepkileri tercih ediyor. Hakkını koruma isteği ve nahoş bir duruma girmekten duyulan korku arasında yapılan küçük hesaplar saatler alabiliyor, sıraya kaynayan birine verilmekte geciken tepki kendini pişmanlığa bırakabiliyor. Öyle ki tepkisini gösteremeyenler yerine halk kahramanları çıkıp haksızlığı işaret ediyor ve haksızlığı yapanı eleştiriyor. E tabi müze, galeri önlerinde şiddete vardığını pek görmediğimiz için şanslıyız. Ancak söz konusu kuyruk odağı sanat değil de patates-soğan ya da ekmek gibi temel bir ihtiyaç olduğunda tepkilerin çok daha şiddetli, atılan adımların çok daha politik ve sinsice olması şaşırtıcı değil.

Güncel olarak da önemi olan böyle ihtiyaç temelli kuyruklar hem kaynağın azlığı hem de dağılımın eşitsizliği sebebiyle oluşabiliyor. İlk tür kuyruklara bazı devletçi ekonomilerde ve ülkemizde de savaş dönemlerinde oluşan karneli ekmek ve diğer bilumum mal/hizmet kuyrukları örnek verilebilir. Sovyetlerde bu kuyruklar o kadar yaygınmış ki kötü planlamaya bağlı olarak üretim kıtlığının sebep olduğu bu kuyruklarla komünizm ilişkilendirilir hale gelmiş. Çekoslovakya doğumlu sanatçı Roman Ondak’ın “Hoş Zamanlarda Hoş Duygular” (Good Feelings in Good Times-kendi çevirim) isimli performans enstalasyonu bu kuyruk anılarından yola çıkıyor. Eser, yapay olarak oluşturulmuş bir kuyruk olarak düşünülebilir. Belirli sayıda gönüllü ya da oyuncu sanatçı tarafından bir sergi ortamında oluşturulan bu kuyruk bir yere ilerlemediği için esrarengiz bir durum yaratıyor. Bekleyenlerin performans hakkında bilgi vermesi de yasak. Birileri yaklaşıp bu ne kuyruğu diye sorduğunda performansı ele vermeyecek cevaplar vermeleri gerekiyor. Bu enstalasyonu hem ele aldığı mevzu bakımından ele alıp erişilebilirliğe ve kıtlığa hem de gerçekleştirilme şekli üzerinden kuyruklarda zaman-mekan bükülmesine referans vererek okumak mümkün.

İkinci tür kuyruklar için ise güncel olarak çevremizde gördüğümüz bolluk içinde yoksulluk kuyrukları düşünülebilir. Pandemi döneminde sayıları çokça artan bu kuyruklar akla çok önemli bir soru getiriyor: kuyrukta kim bekler? Benim aklıma tek bir cevap geliyor: beklemek zorunda olan. Örneğin Marina Abramović ile görüşmek için VIP pass’e sahip olmayanlar bekler, öte yandan Refik Anadol’un konukları beklememiştir diye düşünüyorum. Ya da çalıştığı işe karşılık aldığı maaşla yeterli temel ihtiyaçlarını zar zor karşılamak zorunda olanlar bekler. Tanzim satış kuyruklarını, “bedava” patates soğan izdihamlarını işte bu kişiler doldurur. 

Nizamın eksik olduğu bu kuyruklar kolayca anksiyetenin tavan yaptığı, orman kanunlarının hakim olduğu yaşamkalımsal mekanlara dönüşebilir. Kalabalığın düzensiz hareketi bedenin konumlandırmasını bozar ve her yeniden konumlandırmada öne geçmek için adım atmak ve yarışmak gereki. Kazananlar ise her zaman mağrur bir şekilde dönmezler: Manisa’da mesir macunu kazanına düşen amcayı hatırlatmak istiyorum. Bu yazının da sonuç kısmı bu imge maalesef… Umarım Refik Anadol bu videoyu da piksellerine ayırıp led tvlere yansıtır da önünde fotoğraf çekiliriz. Sevgiler!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir