Kitsch Yanıltır: Zevk Meselesi mi Para Meselesi mi?

Pera Müzesi 23 Şubat- 6 Haziran arasında Zevk Meselesi isminde oldukça renkli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Serginin küratörü Ulya Soley, kiç kavramı üzerinden beğeni ve sosyal sınıf arasındaki ilişkilere eğilen, oldukça çok yönlü bir sergi tasarlamış. Beğeniyi bir sınıfsal gösterge olarak tanımlayıp, alt sınıfların beğenisini aşağı görmek yerine, kitle kültürünün güncel sanatla ilişkisini incelemeye odaklanıyor. Her ne kadar sergi, kiç kavramının dönemsel olarak farklı anlamlarda ve çerçevelerde kullanılmasını inceliyor olsa da kavramsal esnetme her daim dikkat edilmesi gereken bir konu. Kiç kavramının asıl referans noktası olan kitle kültürünün yanı sıra istila ettiği yerel ve özel kültürler ile de ilişkilendirilmesi, kavramı olduğundan daha masum görmemize sebep olabiliyor. Bu masumiyet algısı kiçin yarattığı politik problemin de temelini oluşturuyor.

Kiç kavramı, endüstriyel devrim ve seri üretim çağı ile örtüşen bir tarihe sahip. Ortaya çıkışı itibariyle Almanya’nın sanat marketlerindeki ucuz ve kolay üretilebilen eserleri tanımlayan Kitsch, tarih içinde farklı tartışmalarda farklı anlamlar kazanmaya devam etmiş. Öyle ki Kiçi dahil eden çeşitli kavramlar bile ortaya sürülmüş: totaliteryen kiç, melankolik kiç, nostaljik kiç… Bu nedenle, bu tartışmaların derli toplu bir özetini kısa bir yazıya dahil etmek mümkün değil. Ancak, her ne kadar kavramsal bir şemsiye söz konusu olsa da bu şemsiyenin sapı kitle kültüründen oluşuyor. Burada bahsi geçen kitle ise topluluklardan, toplumdan ya da kamudan farklı. Öncelikle kitle, içinde barındırdığı insanların bireyselliklerini olabildiğince baskılıyan ve bu insanları kültürün üreticisi değil yalnızca tüketicisi konumuna iten bir bütün olarak düşünülebilir. Bireyin kendini var edeceği ortamları taklit ederek, bireysel kendini gerçekleştirmeyi mümkünsüz kılar. Bu anlamda kitlenin otoriter yönetimler ile alışveriş içinde olan bir yapı olduğunu söyleyebiliriz. İkinci olarak ise kitle kültürü folklorden farklıdır. İkisi de kitlelere seslenir ancak kitle kültüründe merkezileşmiş ve kitleselleşmiş üretim ve tüketim yolları hep parasal kazanca çıkar. En önemlisi ise, kitle kültürü içinde yaşadığımız korkunç ekonomik eşitsizlikler göz önünde bulundurulmadan tartışılamaz. Ancak kiç, yarattığı öförik durumla gözleri boyayarak bu eşitsizliğin temeline inmeye engel olur ve kendini olduğu gibi kabul ettirmeye çalışır.

Zevk Meselesi sergisinde bu göz boyama durumunu fazlasıyla hissediyoruz. Küratör, kiçi ele alırken araya bir mesafe koymak yerine, izleyiciye kiçi yaşatıyor. Sergi salonları Tofita sakız gibi: portakallı, orman meyveli ve çilekli… Patlayan renkler ve portakal kokuları, yumuşak halılar ve parlak yüzeyler bizden bir gerçeği saklıyor: ekonomik eşitsizlik ve ekonomik büyüme hırsı sadece insanların değil, tüm canlıların yaşamına kasteden boyutlara ulaştı. Bu eşitsizlik artarak kendini yeniden üretmeye devam ederken, kiç bizi her şeyin yolunda olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de oldukça sinsi bir yol olan sanatı taklide başvuruyor. Sanat denilen olgu tanımlaması oldukça güç olan bir küme. Ancak yine de basitçe emek ve duygulanım içerdiğini öne sürebiliriz. Clement Greenberg, kiç ve avangard üzerine yazdığı ünlü yazısında kiçin emek kısmını pas geçerek, sanatın yarattığı duygulanımı taklit ettiğini ifade eder. Bu etki tabiki de sanatta olduğu kadar çeşitli ya da derinlikli değildir. İnsanların görmek istediklerini ya da görmekten korktuklarını basitçe önlerine sunarak hazır çorba kıvamında hızlı çözümler sunar. Aslında kiçin yarattığı siyasi sorun da burada başlar. Öyle ki derinlik ve anlam kaybı aynı zamanda etik boyutun da kaybı demektir. Estetiği içinde barındığı etik kaygıdan ayırdığınızda ortada zayıf bir kabuk kalır ki bu domates kabuğu gibidir: çiğnemesi zevkli olmadığı gibi sindirimi de mümkün değildir.

Sergide ilgi çekici diğer bir durum ise kiçin çeşitli alt kültürleri zaman içinde nasıl işgal ettiğinin iyi bir şekilde ifade edilmesi. Örneğin, ilk çıktığı zamanlarda farklılıkları zenginleştirerek var eden bir alt kültür yaratmış olan internetin zaman içinde “yozlaşıp” ekonomik çıkarlara hizmet eden ve giderek devletin kontrolü altına girmiş bir kitle kültürüne dönümüşünü izleyebildiğimiz eserlere yer verilmiş. Cameron Askin’in Cameron’un Dünyası ve Miao Ying’in Aradığın Ben Miyim? İsimli video işleri tarihsel bir perspektifle bu dönüşüme dair ipuçları sunuyor. Öte yandan kitle kültürün işgalinden kurtarılan alanlar da mevcut. Drag kültürünün camp estetiğini benimsemesi ve kuir kültüründe bu ışıltılı estetiğin seri üretimin kontrolünden çıkarılıp kültürel üretimin bir öğesi haline getirilmesi buna örnek oluşturuyor. Pierre et Gilles ikilisinin parıltılı kolajları da işte bu yeniden üretimin kazanımlarından besleniyor. Ancak, kiçin yayılarak yuttuğu ya da kiçin egemenliğinden çıkan bu kültürlerin öğelerini kiçe ait olarak düşünmek kavramsal esnetme teşkil ediyor. Çünkü kiç üretme gücüne sahip değildir. Kiç yalnızca eline geçirdiği malzemeleri olabilecek en karlı şekilde satmaya odaklıdır. Bu ayrıma dikkat ederek Greenberg’in yazılarının despot modernist okumasından kaçınırken kiçin tuzaklarından da uzak durulabilir.

Serginin ana omurgasını beğeni kavramı oluşturuyor. Kiçi beğeni üzerinden ele almanın siyasi bir seçim olduğunun altını çizmeliyiz. Kiçin ucuz bir imitasyon değil de samimi bir beğeni olduğunu ima etmek aslında kiç anomalisini yaratan sistemi eleştirmeden kiçi normalize etmeye yol verir. Her ne kadar bu yazıdaki yaklaşım bireyin iradesine alan tanımayan bir yaklaşım olsa da, sergideki yaklaşımın da kısmi tutarsızlığının altını çizmek gerekiyor. Zira kitlesel kültürün “alt sınıfların” beğenisinin bir ürünü olduğunu savunursak ve bu beğeninin bu sınıfı oluşturan kişilerin hür iradesi ile şekillendiğini varsayarsak, yine de ortada sınırı küresel ekonomi tarafından çizilen bir kitle kalıyor. Bu kitlenin bir bütün olarak tanımlanmasında ekonominin rolü inkar edilemezken, beğenilerinin şekillenmesinde ekonominin rolünü nasıl göz ardı edebiliriz? Bir diğer anlamıyla, sınıftan bağımsız bir beğeni söz konusuysa kitle kültürünün bir beğeni ürünü değil, sistemin çarkı olduğunu kabul etmek durumunda kalırız.

Örneğin, sergideki hapishane işi boncukları ele alalım. Bu boncuklar bir koleksiyondan ödünç alınarak müzede sergilenmiş objeler. Üretim amacı ya da yöntemi olarak sanatsal bir kaygı taşımayan bu objeler, sergi salonuna sokularak ve barlardaki sigara paketi vitrini  benzeri led ışıklı vitrinler içinde sergilenerek sanat eseri sınıfına zorlanmış. Burada küratörün bu objeleri sergi salonuna taşırken hangi estetik zevke hitap ettiğini ve serginin genel duruşuyla olan ilişkisini düşündüğümüzde bir problemle karşılaşıyoruz. Boncuk işleri hapishane kültürünün estetiği ile üretilmiş olsalar da, sergilenildikleri ortam ve bağlam dolayısıyla hapishane kültürünün beğenisine sunulmuyor. Öyleyse, bir alt kültür olan hapishane kültürünün ya da bu kültürü içine alan sınıfsal yapının ‘beğenisi’, sanat izleyicisi olan ve bu sınıfı kapsamayan bir grubun beğenisi doğrultusunda ve yine bu ikinci grubun isteği doğrultusunda sergilenmiş oluyor. Böylece bu alt kültür öğeleri sergi salonuna taşınırken, bir alt kültürün daha hasat edildiğini ve meyvelerinin, sınırları ekonomi tarafından sıkıca belirlenen bir grup tarafından hapur küpür yenildiğini görüyoruz. Öte yandan objenin asıl üreticisi, kültür üreticisi konumuna yükselemiyor.

Beğeniyi siyasi bir araçtan öte gitmeyen ve sınıfsal düzeni devam ettirmeye yarayan bir olgu olarak kabul edersek, sanatı beğeni üzerinden tartışmanın tuzağın ta kendisi olduğunu görürüz. Bu nedenle asıl sorunsallaştırılması gereken beğeni kavramı değil, etik olmalıdır. Öncelikle grupları birbirinden ayıran beğeni kavramını yeniden gündeme getirmek, sonra da yüksek sanatı çevreleyen bariyerlere saldırmak da kendi içinde çelişkili bir durum yaratıyor. Greenberg’e yöneltilen eleştirilerin temelinde yer alan aşağı kültürlerin küçümsenmesi ve yüksek sanatın dışında bırakılması durumu neoliberal döneme ait bir olgu değildir. Sanat çevreleri son elli yıldır bilimden felsefeye, mekanikten biyolojiye, gelişmekte olan ülkelerden evsizlere, göçmenlerden sokak satıcılarına dışarda ne varsa inceleyip, diseke edip müzeye sokmaya çalışmaktadır zaten. Asıl sorun günümüzde kitlesel kültürün, ekonominin ve siyasetin ana direği olarak, çeşitli alt kültürlere baskı uygulaması ve kontrolüne almaya çalışmasıdır. Hor görülen aşağı kültür algısının iktidarın yürüttüğü mağduriyet siyaseti ile paralellikleri göz önünde bulundurulduğunda bu çarpışık durum daha iyi anlaşılır. Artık korkulması gereken “aşağı” kültürlerin baskılanması değil, çeşitli alt kültürlerin baskın kitle kültürü tarafından “demokratikleşme” adı altında anlamından ve derinliğinden sıyrılmasıdır. İşte bu demokratikleşme de kiç bir demokratikleşmedir. Demokrasiyi sayılara, vatandaşı tüketiciye indirgeyen bir yaklaşımdır. Bu nedenle durup “yüksek” sanatı çevreleyen bariyerleri iyi ya da kötü olarak yaftalamak yerine üstlendikleri görevi incelemek gerekiyor. Böylece, bu bakış açısının aynı zamanda “sanatsal üretime katılmak isteyen ancak yurtdışındaki iyi okullarda sanat eğitimine erişimi olmayan gençlere olanak sağlamak” anlamındaki demokratikleşmenin yerini almasının da önüne geçebiliriz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir