Dışarının Yokluğu ve İçerinin Ebediliği Karşısında Çağdaş Sanat Eserinin Yeni Kimliği

“…mesele esir düşmekte değil,
teslim olmamakta bütün mesele!”
Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’in “Laz İsmail” şiirinden alıntı bu dizeler; onun kapalı kapılar ardında bekletildiği bir cezaevini anlatırken; ruhunu, sanatını ve yaratıcılığını güç aygıtına teslim etmemekte kararlıydı. Nazım Hikmet gibi daha nice sanatçı, Dünyanın farklı yerlerinde, farklı rejim ve sistemlerde, farklı nedenlerden ötürü, farklı “usuller” ile kurulmuş hapishanelerde kilit altında tutuldu ve tutulmakta. Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” kitabında “İktidar bir usuller bütünüdür.” demektedir ve ona göre iktidarın kendini en net şekilde açığa vurduğu alan, hapishanelerdir.

Tarihe baktığımızda, iktidar yapısı karşısında bireyin işkence görmesinden zindanlara atılmasına, uzuvlarının kesilmesine; hatta halk önünde idam edilmesine ve cadı avlarına kadar “zararlı” veya “kötü” atfedilenlerin birçok farklı cezaya çarptırıldığını görmekteyiz. Bu süreçte iktidar yapısının “gücünü gösterişten aldığı eski siyasal sistemden, mümkün olduğunca ve giderek artan bir şekilde görünmez hale geldiği modern siyaset sistemine geçiş”[1] yaptığı görülmektedir:

Monarşik iktidar yapısının bu kamusal ve eski güç gösterisi, cellatları tarafından idam edilen bedenlerin son sözlerinin izleyicileri harekete geçirme ve örgütleme tehlikesini daima teşkil etmiştir. Söz gelimi “modern” iktidarın hapishanelerinde ise kapalı kapılar ardında yaratılmış günümüz cezalandırma biçimleri insanlık dışı yöntemlerden azade olduğunu öne sürerken, eskinin aksine “zararlı” bireyin kitleler ile iletişimini tüm gücüyle yok etmeyi ve durdurmayı amaçlar. Bu zararlılık; yalnızca suçlulardan ibaret olmayan, aynı zamanda bedensel fonksiyonları veya yaşı gibi farklı sebeplerden ötürü çalışmaktan ve sistemin bir parçası haline gelmekten muaf tutulan her türlü bireyi kapsayan bir tanıma dönüşerek yeni kapatılma biçimleri de oluşturur. Böylece çocuklar için okullar, hastalar için hastaneler, akıl hastaları için tımarhaneler ve geri kalanlar için fabrikalar meydana gelir; “Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.”[2] Cezaevlerinin en büyük işlevi ise bedeni kapatma dinamiğini en radikal haliyle kullanarak tüm diğer gözetim yapılarını birer hapishane olarak tanımlamamızı engelleyebiliyor oluşudur.

Modern iktidar tarafından sonradan oluşturulmuş hayatın bu yapay akışı içerisinde, görünüşte birden fazla “içerisi” ve “dışarısı” kavramları üretilmiştir. Beden, yaşamı boyunca tüm bu yapılardan geçmek zorunda bırakılır. Foucault, eskiden olduğu gibi bedeni öldürmek üzerine değil, yaşatmak üzerine kurulu bu modern yapıyı biyo-iktidar olarak tanımlar, bununla birlikte biyo-iktidarın denetim ve disiplin pratiğini “panoptikon” denilen hapishane mimarisi tasarımdan yararlanarak anlatır:

Panoptikon, İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın 1785’de oluşturduğu bir cezaevi modelidir.
“-pan”(“πᾶν” ) tüm anlamına gelir ve “-opticon” (“ὀπτικός”)  ise gözlemlemek/gözetlemek anlamındadır. Bentham, Paris’teki bir askeri okulda okuyan kardeşi Samuel’den aldığı fikir ile birkaç katlı dairesel koridorlar oluşturur, bu koridorlarda tüm hücreler karşılıklıdır ve ortada dairesel bir avlu vardır. Avlunun ortasında içerinin dışarıdan görülemediği bir gözetleme kulesi bulunmaktadır ve tüm hücrelere parlak bir ışık yansıtılır. Böylece kulede hiçbir gardiyan olmasa bile hapishanedekiler kendilerinin her an gözetlenmekte olduğunu hissederler. [3] Foucault yeni bir öznellik yaratmak isteyen iktidarın, gündelik hayat içinde çeşitli gözetlenme şekillerinin sürekli olarak dayatıldığını öne sürer.

Çağdaş sanat, birçok farklı iletişim biçimi ve dil oluştururken yaşatma üzerine kurulu bu kapatılma pratiklerinde “zararlı” görülen özne bir “sanatçı” ise bu durum panoptikon’u işlevsiz bırakabilecek yerlere dahi gelebiliyor. Ayrıca kapatılışın ve denetimin farklı halleri “içerideki” sanatı panoptikon karşısında farklı dönüşümlere uğratıyor. Daha önce bir hapishane geçmişi olan ve bu süreçte üretim yapmaya çalışmış olanlar arasında Sergey Parajanov, Zehra Doğan veya James Yaya Hough gibi isimlere baktığımızda hücrelerine yansıtılan parlak ışıklar karşısında sanatın her koşulda kendisini ifade edecek yeni bir dil bulabileceğini hatırlayabiliyoruz.

9 Ocak 1924 Tiflis’te doğan ve 1990’da yaşamını yitiren başarılı disiplinlerarası sanatçı Parajanov, Sovyet rejimine muhalif olduğundan başı dertten kurtulmadı. Üç kez hapis cezasına çarptırıldı ve buna rağmen sanat üretimindeki özgünlüğü güçlü ve sansürsüz biçimde devam etti. 2018 Aralık ayında Pera Müzesi’nde Zaven Sargsyan küratörlüğünde açılan “Parajanov Sarkis ile” sergisinde, Parajanov’un hapishane sürecinde kısıtlı malzemeler sebebiyle süt kutularının kapaklarındaki alüminyumları çıkarıp tırnakları ile şekil verdiği ve gümüş para sikkelerini canlandırdığı paraları, panoptikondan geçebilmek için tasarlanmış bir ‘’form ve imge birliğine’’ örnek oluşturabilir.

Thalers, 1974 – 1977 / Parajanov Müzesi, Erivan [4]
Parajanov, o günlerini bir röportajında şöyle aktarıyor:
‘’Sovyetler Birliği esir kamplarındaki tecrit, gerçekten dayanılması çok zor bir durumdu. Asıl trajedi, ruhsal çöküntüye uğrayıp işimi kaybetmek olurdu. Bu ortamda bir suçlu olabilirdim. Uzun suç kayıtları olan, kötü yola düşmüş, tehlikeli tutuklular vardı. Bu ortama düşüverdim birden, sonra sanatım beni kurtardı. Çizmeye başladım. Dört yıl, on bir günden sonra, serbest bırakıldım.[5]

Tıpkı Parajanov’da olduğu gibi bedeninin kapatıldığı süreçte zorlayıcı koşullara ve kısıtlı malzemeye rağmen Zehra Doğan’a da yardım eden sanatsal üretim olmuştu:
“Fakirlikle çok güzel yüzleşebiliyoruz… Engellerle yüzleşebiliyoruz. Ben cezaevi alanıyla da yüzleştim aslında. Dedim ki: ‘Evet Zehra sen cezaevindesin ve bununla yüzleşeceksin.’[…] ‘Bana malzeme verilmiyor, lütfen sanatım için bana yardım edin, destekte bulunun’ çağrısından ziyade ‘Evet bana malzeme verilmedi, buna rağmen sanat yaptım’ demeye devam edeceğim. Ama verilmediğinde ben ne yaptım? Nasıl yollara baş vurdum? İşte bu da yüzleşmeyi gerektiriyor. Cezaevinde bunu söyledim kendime, bu benim gerçekliğim, bana malzeme verilmiyor ama ben ne yapabilirim? […] Sanat da biraz eril bakış açısına sahip, bir şekilde temel kalıpların içerisinden çıkılamıyor, fırça ise tarif edilen o fırça ile yapılması lazım veya resim yapıyorsan tarif edilen temel malzemelerle yapılması gerekiyormuşçasına kalıplar var. Ama bunun dışına çıkılarak belki adet kanının da sanat oluşturabildiği görülebilmeli. Saçlar, ranzadaki yatak çarşafları, her şey ama her şey bir malzemeye dönüştü benim için…’’ [6]

M. Wenda Koyuncu ve Seval Dakman küratörlüğünde gerçekleşen “Nehatîye Dîtın / Görülmemiştir” sergisi Zehra Doğan’ın Türkiye’de -sonradan kapatılmayan veya engellenmeyen- ilk kişisel sergisiydi.[7] 9 Ekim – 9 Kasım 2020 tarihleri arasında Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde gerçekleşebilen sergide Zehra Doğan’ın 2016 ve 2019 yılları arasında hapishanede kısıtlı malzeme koşullarında ürettiği sanat eserlerine yer verildi.[8]

“Ez Zehra” – Zehra Doğan / Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi

Mardin, Diyarbakır ve Tarsus cezaevlerinde geçirdiği tüm süreçte dökülen saçlarından, koğuşunun havalandırmasından düşen kuş tüylerinden ve kendi adet kanından yaptığı “Ez Zehra” adlı oto portresi mekanın ve kendisinin psikolojini başarılı biçimde betimlerken Doğan’ın kısıtlı malzeme koşullarında başvurduğu yaratıcı yöntemlere de güzel bir örnek teşkil ediyor.

“Jinén Li Hember” (“Karşıdaki Kadınlar”) – Zehra Doğan / Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi

Zehra Doğan’ın bu süreçte eserlerini, kendisini izleyen panoptik mekanizmadan saklama yöntemi kumaşlar üzerine gizlice boyadığı veya diktiği imajları gardiyanlara kirli giysiler olarak sunmaktı; ardından da onu görmeye gelen annesine giysileri “yıkanması” için verirdi. Aktardığına göre annesi her gelişinde ona yeni bir kumaş getiriyor ve bunu sürekli olarak tekrarlıyorlardı. [9]

 “Bu sergiye ‘Görülmemiş’ dedik. Sergi, cezaevindeki işlerimden oluşuyor. Daha doğrusu cezaevindeyken yaptığımız kolektif işlerden oluşuyor. Oradaki mahpuslarla yaptığımız işler var.  Sadece benim işim değil. […] Bu işin içinde annemin, ablamın, avukatlarım, cezaevindeki mahpus arkadaşlarımın gönderdikleri var. Onların gönderdikleri eşyalar içeri girerken “Görülmüştür” denilerek içeri giriyor, dışarı çıkarken gizlice çıkartılıyor. Çok başka bir felsefesi var, “görülmüş” denilen bir şeyin görülmemiş olarak, gizli bir şekilde dışarı çıkarılması. Bu ayrı bir nokta, ayrı bir ifade biçimi.” [10]

 Tesadüf değildir ki, ismini muhtemelen bu durumdan edinmiş olan ve hapishane ile dışarısı arasındaki iletişimi kolaylaştırmak üzerine çalışan “Görülmüştür” ekibi geçtiğimiz aylarda “Özgürlüğün Sesi” (10 Eylül – 20 Eylül 2020) adındaki sergisiyle 50 tutsak ile 50 fotoğrafçıyı birleştirerek içeridekilerin fotoğraf fikirlerini gerçekleştirmek üzerine bir çalışma yaptı. Burada elle tutulamayan “fikirler”, aslında her koşulda var olan her çeşit sanat eserinin de ilk ve öncelikli doğal formudur. Sergide fotoğrafların yanı sıra ayrıca Dilan Cudi tarafından atlet üzerine dikilmiş bir eser de bulunmaktaydı:

 “…Her ne kadar buradaki uygulananlar ruhu yalnızlaştırma ve çürütmeye dönük olsa da buna direniyorum. Çünkü sanata ve yaşama inancım büyük.  Tüm üretim gücümü üreterek yazarak, çizerek büyütüyorum. Elbette ki imkansızlıklar içerisinde, imkanları kendim yaratarak. Mesela boya ve fırça yok, resim defteri yok, ya da makas yok. Yapıştırıcı yok, doğru dürüst kalem yok. Okuma kaynakları ise çok sınırlı.  Ama ‘boya yoksa göz kalemi var, ruj var’ dedim, resimler yaptım. Kimi zaman boya olmadı, kantinden defter gelmedi, ‘rengarenk ipler var’ dedim. İp kalmayınca da yeleğimi söktüm. Annem gibi iğne ve ipliği aldım elime işlemeye başladım. Önce gökyüzünü nakşettim. Sonra geceyi… Geceleri, parmaklıklar ardından avluya düşen ışığı işledim. Bunların hepsini kendi atletlerime işledim.  Bir de yaptıklarımı dışarı çıkarma hikayesi var, kapıdaki kontrolcüler atletime yaptıklarımı değersiz bir iş olarak gördüler ve üzerine ne işlediğimi anlamadılar…“[11]

Görüldüğü gibi hapishane mekanizması, eserleri denetim araçlarından geçebilen sade formlar veya kamuflajlar oluşturmaya itmiştir. Bununla birlikte farklı esneklikler ve uygulamalar sunan başka kapatma modellerinde eserlerin farklı formlar edinebildiği de görülebilir. Batı’ya ait bu “esneklikler” cezalandırmaya dayalı eski sistemden gözetlemeye ve uysallaştırmaya dayalı yeni sisteme geçilmesi olayını toplumun bir ilerleyiş alameti olarak ele alır ve “gelişmiş” bir kapatma modeli uyguladıklarını ileri sürer. Hatta bu cezaevlerinde sanat atölyeleri düzenlenebilir ve böylelikle “Hapishaneler mi sanatı değiştirir, sanat mı hapishaneleri değiştirir?” sorusu sorulamadan, sanatın dokunduğu her yeri güzelleştirdiği bir hiper-gerçeklik oluşturulur. Aslen, kapatılmış bedenlere uygulatılan sanat ve terapi yöntemleri bize daha ilerici ve özgür bir “lütuf” olarak sunuluyor olsa bile hal böyle değildir. Dışarısı ve içerisi arasında malzeme geçişi daha özgür ve denetimden kaçmaya gereksinim daha az olsa da kitlesel kapatılmalar diktatörlüğün hüküm sürdüğü diğer tüm coğrafyalarla aynı şekilde işler ve Batı’da genelde siyah bireyleri hedef alır.

Mark Twain’in “Bir okul fazla yapın, bir hapishane eksiltmiş olursunuz.” sözleriyle yola çıkan ve indirgeyici bakış açılarını yeniden üreten CPA (Community Partners in Action) gibi onlarca sosyal girişim[12] yanında; Dwayne Betts, Kimberly Drew, Nicole Fleetwood, Jesse Krimes, ve Ché Morales küratörlüğünde Urban Justice Center ve Gallatin Galeri’de gerçekleşen “Capitalizing on Justice” sergisi, mahpusların ve kapatma sisteminin gerçek sorunlarına/açıklarına mercek tutarak eşitlikçi ve hak arayan bir gözlem sunuyor:

 “Son 40 yılda hapis cezası 80 milyar dolarlık bir endüstri haline geldi. Ceza hukuk sistemimiz tarafından haksız yere orantısız bir şekilde hedef alınan ekonomik açıdan sıkıntılı ve siyah toplulukların, zenginlik ve kaynak çıkarmak için 2,3 milyon bireyin insan kafesine kapatılmasına bağlı olan bir yöntem.”[13] Ancak malzeme kısıtlılığı her şekilde burada da mevcut: “[…]Çeşitli türlere ve tarzlara yayılan bu sergideki çalışmalar sınırlı kaynaklar kullanılarak yapıldı: devlet tarafından verilen malzemeler, kaçak hapishane ve bahçe artıkları.”

James Yaya Hough – “How Big House Products Makes Boxer Shorts.”

James Yaha Haugh, bu eserinde bedenlerin alıkonulduğu hapishane sisteminin konuşulmadan sürdürülen modern kölelik sistemine dönüştüğünü aktarıyor: “İnsan bedenleri, özellikle renkli olanlar, hapishane endüstriyel kompleksi tarafından sert ve mekanik olarak paraya dönüştürülür.”

Kontrol mekanizmasının hapishaneyi kullanarak -yani bir “içerisi” yaratarak- dışarısı için oluşturduğu şey oto sansürdür. Bununla beraber bu mekanizma içeride kalanlar için, üretilen eserin doğası tarafından da kapsanabilen ve “içeriden” çıkma her eserin üstüne sinmek zorunda olan sessiz bir dil ve kamuflaj üretir. Farklı kapatılma modellerinden çıkan eserlerden anladığımız üzere ise Panoptisizm’in derecesi arttıkça bu sessiz dil de gelişir ve daha derin bir suskunluğun ifadesine adapte olur.

Hal böyleyken dışarıda kalanların eline tek seçenek bırakılmak istenir; uysallaştırılmış bir beden olarak oto sansüre boyun eğmek. Modern toplumda hapishanenin başlıca amacı; içeridekini cezalandırmak değil dışarıdakini yeniden kodlamaktır. (Diğer bir deyişle, Osman Kavala’nın nedensiz yere 1000 günden fazladır içeride oluşunun sebebi tam olarak budur.) Bu nokta, “içerisi” ile “dışarısı” arasındaki net ayrımın yitirildiği yerdir.[14] Artık dışarıda kalan onlarca beden, yeniden kodlanmış ruhlarına hapsedilmiş şekilde istiflenir; “Dışarıda bırakılmak içeri kapatılmakla aynı şeydir.” der Michel Foucault.[15] Bu sebeple aslında dışarıda kalma hali bir imtiyaz sayılamaz. Dışarıda kalan bedenlere özgür oldukları düşündürtülmüş olsa bile; dışarıda oluşabilecek “gerçek” ve “özgür” bir sanat anlayışı artık formları; “içeride” kalanlardan örnek alınarak güç yapısının dışarıdakiler için de çalışmaya devam eden panoptisizminden sızabilecek yeni sessiz diller olarak üretme itkisine bağlıdır.

[1]: Foucault, Michel. “Hapishanenin Doğuşu“ Çev: Mehmet Ali Kılıçbay / İmge Kitabevi / 445 s.
[2]:
Foucault, Michel. “Hapishanenin Doğuşu“ Çev: Mehmet Ali Kılıçbay / İmge Kitabevi / 445 s.
[3]: Bentham’ın yaşamı boyunca hiçbir Panoptikon inşa edilmedi, ancak bu fikir, Illinois, Crest Hill’deki Statesville Islah Merkezi’nin tasarımı için yıllar sonra canlandırıldı…
[4]: ‘’A Look İnside Sergey Parajanov Mmuseum’’
https://www.civilnet.am/news/2016/07/11/a-look-inside-sergey-parajanov-museum/296604#.V48TSLh97IW
[5]: ‘’…
Hapishanede yaşam zordu. Ancak dağılıp parçalanmak yerine, orayı daha güçlü olarak terk ettim. Dört senaryo yazmış olarak artık daha zengindim. Bunlardan biri yapım aşamasında. Yönetmen Yuri Ilyenko Swan Lake: The Zone (1990) filmini çekecek, bu benim kötü yoldakileri anlattığım senaryom. Suç ortamı ve patolojisi yakında, o da insanları daha patolojik hale getiren tecrit hakkında… Sizi on gün boyunca kilitli tutuyorlar, burada hayatta kalabilmek için hem zihinsel hem cinsel olarak patolojik hale geliyorsunuz. Çünkü tecrit insanların tüylerini ürpertiyor. 2000 insanı bir esir kampında, bir “mıntıkada” tecrit altında tutarsanız, trajik şeyler meydana gelir…’’
‘’Sergey Parajanov Anlatıyor’’ 21.01.2019 / Çev: Damla Göl
https://blog.peramuzesi.org.tr/pera-film/sergey-parajanov-anlatiyor/
[6]:‘’ Zehra Doğan ile Türkiye’deki ilk kişisel sergisi, gurbet ve sanat üzerine…’’ https://youtu.be/xoxHIGwGx5k?t=677
[7]
: Daha önce 2017 yılında Diyarbakır’daki Diyar Galeria İş Merkezinin zemin katında açtığı “141” adlı kişisel resim sergisi kapatılmak istenmişti.
http://gazetekarinca.com/2017/02/cezaevindeki-gunlerini-temsilen-zehra-dogandan-141-resim-sergisi
[8]: http://kiraathane.com.tr/sezon-programi/2020-10-09-nehat-ye-d-tin-gorulmemistir-zehra-dogan-in-turkiye-deki-ilk-kisisel-sergisi
[9]:
Nehatîye Dîtın / Görülmemiştir: Zehra Doğan’ın Türkiye’deki ilk kişisel sergisi
https://www.youtube.com/watch?v=NhgJ-Ez8jN4
[10]: “Zehra Doğan: Ben gelemesem de sanatım Türkiye’de” Evrim Kepenek
https://m.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/232390-zehra-dogan-ben-gelemesem-de-sanatim-turkiye-de
[11]:
http://www.gorulmustur.org/icerik/tutuklu-sanatci-dilan-cudiden-mektup-asla-islah-olmayacagim
[12]:
https://www.huckmag.com/art-and-culture/art-2/how-art-is-transforming-the-us-prison-system
[13]:
https://worthrises.org/capitalizingonjustice
[14]: Bentham’ın Panoptikon modelini yayınlamasından sonra Fransız devlet danışmanı Treilhard’ın 1808 senesinde; bireyi sadece yasayı ihlal ettikten sonra değil, yasaları ihlal etmeden önce de gözetlemek fikrini ortaya attığı Suçla İlgili Eğitim yasasını sunması bu noktada tesadüfi değildir.
Bkz: Canalp, Sude. MICHEL FOUCAULT’NUN PANOPTİKON KURAMI BAĞLAMINDA SANAT VE İKTİDAR
Yüksek Lisans, Sanat Kuramı ve Eleştiri, Işık Üniversitesi, 2018 syf. 29
[15]: Foucault, Michel. “Hapishanenin Doğuşu“ Çev: Mehmet Ali Kılıçbay / İmge Kitabevi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir