Özel-Kamusal İkili Karşıtlığı Üzerine: Alternatif Arayışlar

Altında yaşadığımız yasal çerçeveler ve maruz kaldığımız siyasi diskurlar, insan yaşamını özel ve kamusal olarak ayrıştırarak ikili karşıtlığı canlı tutuyorlar. Sosyal bilimlerde olduğu kadar sanatta da bu kategorilerin nitelikleri ve aralarındaki karşıtlığın yarattığı gerilim üzerinden türlü üretimler yapılıyor. Her ne kadar feminist teorinin başı çektiği akademik ve entelektüel teşebbüsler bu ikili karşıtlığı kavramsal boyutta sarsan eleştiriler getirmiş olsa da insan yaşamı gibi girift bir olguyu incelerken kullanılacak alternatif düşünsel araçlara olan ihtiyaç devam etmektedir. Bu araçların özel-kamusal dikotomisine yöneltilen eleştirilere cevap verebilecek nitelikte olması için, her topluma uygulanabilen evrensel erimli araçlar olarak değil, söz konusu toplumun gerçekliğine uygun olarak, bağlamsal şekilde oluşturulmaları gerekiyor. 

Özel-kamusal dikotomisi üzerine tartışmalar içinde bulunduğumuz pandemi dönemi dolayısıyla hareketlendi. Dahası, bu tartışmaların dikkatli ve üretken biçimde yürütülmesi de toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve gelir dağılımı adaletsizliği gibi aciliyeti olan sorunların çözüme ulaşmasında hayati role sahip. Eray Çaylı, İklimin Estetiği isimli kitabının bir bölümünde, pandemi bağlamında mekansal adalet(sizlik)in nasıl yeni formlar aldığını inceliyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin apartman balkonlarında vatandaşlara topluca egzersiz yaptırması örneğinden hareketle, balkon gibi eve dahil bir alanın devletin bedensel disiplin politikası kapsamında ele alındığına işaret ediyor. Bu durum, sokaklar gibi kamusal addedilen mekanların erişime kapatılması ile beraber düşünüldüğünde özel ve kamusal kavramlarının devlet nazarında her daim itibar edilen bir ikilik oluşturmadığı ortaya çıkmaktadır. Öte yandan devlet, yasaları bu ikilik üzerinden uygulamaktadır.

Özel-kamusal dikotomisi liberal felsefe içinde gelişmiş bir mefhum. Ancak Marx ile başlayan bir grup düşünür tarafından da ağır bir şekilde eleştirilmiş, hatta insan yaşamındaki ıstırabın kaynağı olarak görülmüştür. Devam eden dönemde, Hannah Arendt de özel ve kamusal arasındaki ayrımın modern dönemlerde geçici bir durum olduğunu ve artık geride kaldığını savunmuştur. Sadece sosyal bilimlerde değil, Amerika’da yasal çevrelerde de yasaların pratikten bağımsız olarak kavramsallaştırılmış olması, güç dengelerinin dağıtımına karşı kör olması ve ayrımın geçtiği çizginin tespiti konusundaki zorluklar sebebiyle de eleştirilmiştir. Ancak belki de etrafımızda olup bitenleri anlamada kolay ve kullanışlı bir çerçeve olduğundan, hala kullanılmaktadır.

Görüldüğü gibi kamusal-özel dikotomisi bu topraklarda ortaya atılan, geliştirilen ya da yakın zamana kadar eleştirilen bir olgu değil. Bu nedenle, bu dikotomi her kullanıldığında oldukça temel uyuşmazlıklar tekrarlı olarak göz ardı edilmektedir. Vasıf Kortun, 2001 yılında Proje4L’de gerçekleştirilen “Yerleşmek” isimli serginin kataloğunda bu durumdan yola çıkarak, bu ikiliğin yerini alacak alternatif terimlere olan ihtiyacın altını çizmektedir. Kortun’un ifadesiyle 

“İkililiğin tarifi için, kullanılan terimlerin karşıt, karşılıklı ve uygulanabilir olması gerekir. Oysa, bu coğrafyada “kamusal”, “public” sözcüğünün Türkçe’si değildir. “Private”a karşılık olarak ise “özel” yerine “eviçi/mahrem” gibi terimlerin uyarlanması da farklı bir olgudan söz edildiğini imler.”

Bu ifadeyi takip eden yirmi yılda sosyal medyanın bu resmi daha da bulanıklaştırdığına ve meydanların politik işlevine büyük darbeler aldığına tanık olduk. Sosyal medya mahremin sınırlarını değiştirdiği kadar, veri güvenliği gibi konular mahremin ne derece mümkün olabileceğini de sorgulattı. Diğer taraftan meydanlarda kimlik siyasetinin yükselişi ve bu hareketleri zapt etmek için kural tanımadan hareket eden popülist liderlerin baskısı, kamusallığın tanımını da daha çetrefil hale getirdi. Geldiğimiz noktada bu denli geniş kavram ve kategorilerin her durumda yeterli olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle kapsamlı olma iddiası olmayan daha mütevazi terimlere olan ihtiyacı yinelemek ve bu ışığa sahip iki terimi örnekleriyle beraber tartışmak istiyorum.

Köpük, 2020 Poliüretan Köpük, 9x170x12 İcra, üretim: Habib Bolat, Deniz Gül Meydan sergisinden, Yapı Kredi Kültür Sanat, kurum izniyle.

Meydan kavramı özel-kamusal karşıtlığında ne tarafa düştüğü çok bariz bir kavram gibi gözüküyor. Ancak siyasi işlevini yerine getirmeyen bir meydanı daha az meydan olarak mı görmeliyiz yoksa meydan kavramını hem kamusallığı hem bireyselliği barındıracak şekilde mi anlamalıyız? Deniz Gül’ün “Meydan” sergisi bu soruya dikkatimizi çekerek aslında meydanın kamusal-özel karşıtlığının dışında da var olabilen bir kavram olduğunu fark etmemizi sağlıyor. Geçtiğimiz bahar Yapı Kredi Kültür Sanat’ta gerçekleşen sergi, sanatçının şehirde yaptığı yürüyüşlerden hareket alıyordu. Fakat, sanatçı meydanları dolduran kitlelere değil meydanları oluşturan yüzeylere odaklanıyordu. Dokunma ve görme duyusunun ön planda yer aldığı eserlerde meydanları deneyimleme biçimlerimizin çokluğunu da fark ediyordunuz. Sanatçının adeta bir doktor soğukkanlılığı ile meydanlardan diseke ettiği parçaları küratör Kevser Güler, bir iç mekanda sergiledi. Bu sayede tanışık olduğumuz mekanları bir mesafeden, müze kataloğuna bakar gibi izleme fırsatı bulduk. Meydanı oluşturan yüzeyleri bütünden bağımsız olarak görerek, bilimdeki objektif mesafeyi andıran bir gözlem tarzını yakalıyordunuz. Bu yönüyle de meydanı bir mekan olarak yeniden düşünme fırsatı yaratıyordu.  

Geçit, 2020 Acil durum LED aydınlatması (beyaz), koridor, gri boya Mekana özgü ölçülerde İcra, üretim: Erdoğan Morgül, Deniz Gül Meydan sergisinden, Yapı Kredi Kültür Sanat, kurum izniyle.

Binanın iç yüzeyine gömülmüş biçimde sergilenen eserler sergiyi betondan bir çerçeveye oturtulmuş tek bir eser haline getiriyordu. Bu durum hem eserlerin ayrı ayrı izlenebilmesine hem de serginin bir süreklilik içinde akmasını sağlayarak fazlasıyla hareketli bir dinamik yaratıyordu. Öte yandan duvarlardaki koyu gri, aydınlatmanın azlığı ve de koridorda yer alan “Geçit” isimli işin yarattığı atmosfer yalnızlık duygusunu artırıyordu. Burada bir meydanın içinde siyasi bir söylem duyurulmadığında, bireyin yalnız kalabildiği, mahrem olmayan ancak kamusal da olmayan bir şekle bürünebildiğini görebiliyordunuz. Bu haliyle meydanları sadece kamusal mekanlar olarak değil, kendi bireyselliğimiz içinde de deneyimlediğimizi ve anlamlandırdığımızı hatırlatıyordu. Benzer şekilde sergiye kaynaklık eden “yürüme” eylemi de kolektif bir eylemlilik hali olarak değil, bireysel bir eylem olarak karşımıza çıkıyordu. Bu yönüyle toplumsal addedilen bir mekanın ya da mekan kategorisinin, kişinin iç dünyasının bir tezahürü olmak gibi oldukça bireysel işlevler de üstlendiğini ve kamusal anlamın yanı sıra kişiye has olarak da anlamlandığını ve şekillendiğini görebiliyoruz.

Kamusal-özel karşıtlığının yetersizliğini gösteren diğer bir sergi örneği de Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşti. Üniversitelere kayyum atanmasını protesto kapsamında bir etkinlik olarak düzenlenen “bounsergi”de fotoğraftan resime, kolajdan karikatüre, video işinden müziğe birçok farklı tarz ve medyumda eser vardı. Polis denetimi ve üniversitenin son beş yılda uygulamaya koyduğu “turnike siyaseti” sebebiyle öğrenci olmayanların izlemesi mümkün olmasa da serginin online ortama taşınması için çalışmalar yapılmakta. Bu sergi özelinde komünal olarak kullanılan bir mekan olan kampüsün aynı anda birden fazla kamusal seviyeye seslendiğini görebiliyordunuz. Bir yandan kimlik siyaseti gibi kişisel ifade biçimlerine yer verilirken, öte yandan üniversite özerkliği gibi tüm ülkeyi ilgilendiren bir konu etrafında ortaklaşma söz konusuydu. Öyleki, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin kendi okullarına dair demokratik kaygılarından kaynaklanırken, LGBTİ+ hareketi ya da feminist hareket gibi uluslararası erimde olan söylemlerden de besleniyordu. Örneğin, Sena Gür’ün video işinde kadın hareketinin eşitlik söylemi ile üniversitedeki demokrasi arayışı arasındaki paralellikleri görebiliyordunuz. Eserlerin yerleştirilmesinde ise mahreme dair bir durum söz konusuydu. Mekanın nasıl kullanıldığını kendi evi gibi iyi bilen biri tarafından yerleştirildiği açık olan eserler yine kampüs mekanını evi gibi görenler tarafından izlendi. Bu haliyle Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin sadece ülkeyi ilgilendiren boyutta bir siyasi söylemi desteklemekle kalmayıp değil aynı zamanda evlerini korumayı içgüdüsel olarak sürdüren bir tavır takındığını görüyordunuz. Bu noktada sergi bize kamusal olanın katmanlı yapısını fark ettiriyordu.

bounsergi’den bir görüntü, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs girişi.

Hem kamusal hem kişisel olanın dünya genelinde daraldığı ve yerini küresel finansın insafına bıraktığı günümüzde, sanatın günceli daha iyi analiz edip, geleceği daha da canlı tahayyül etmesine ihtiyacımız var. Bounsergi ve Meydan sergileri kamusal-özel ikili karşıtlığının kapsamakta yetersiz kaldığı çok katmanlılığı sanat üzerinden ifade ediyorlardı. Meydan ve kampüs olarak isimlendirilebilecek düşünsel araçlar ile, bireyin diğer bireylerle ilişkisinde kamusal-özel ikililiğinin aktarmakta yetersiz kaldığı yönleri anlayıp tartışmamıza olanak sağladılar. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir