Bir Süreç Olarak Dokumak

“[…] örgünün dokusuna yoğunlaşmalı, bileşenlerinin doğasına değil. Şimdilik, belki de, tabiatların altında neyin yattığını keşfetme konusundaki bu eski takıntıdan vazgeçmeli.”

Edouard Glissant, Poetics of Relation, s. 190

Eda Sütunç’un Sanatorium’da açılan “Gelecek Tezgahları” isimli sergisi, makine, gelenek ve teknoloji ile insanın mevcut ilişkilenme biçimlerini kurulu ikilikler üzerinden ele alıyor ve geleceğe aktarılacak olası özellikleri araştırıyor.

Serginin anlatısı, dokuma kavramı etrafında örülü. Kavramsal olarak kadınlarla ilişkilendirilen dokuma, mekanik sistemlerde kullanılan delikli kart teknolojisinin de bilgisini taşıyan bir pratik. Mekanın girişinde konumlanan “Baklava”, baklava tatlısı ve motifinin, organik ile inorganiğin birlikte işlendiği bir ‘uçan halı’. Sanatçının gıda teknolojileri, endüstriyel araçlar, yeni medya ve programlama teknikleriyle kurduğu bağlamda geçmişe dair kodlar, geleceğin olası tahayyülleriyle beraber dönüşüyor.

Eda Sütunç, “Baklava”, 2020, Kinetik Heykel (Epoksi, baklava, krom askı borusu ve yay, motor, Raspberry Pi, Tel Kablo), Sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

Baklavaların karşı duvarında yer alan “Cinsiyetsiz Memeler” isimli yerleştirmede ise sanatçı, Google arama motorunda ve porno sitelerinde karşısına çıkan kadın ve erkek meme uçları görsellerini toplar ve cinsiyetsiz bir şekilde kodlaması için yapay zekaya bırakır. Yapay zekanın oluşturduğu imgeler de Anadolu’da genellikle kadınlar tarafından dokunan kilimlerde karşımıza çıkan koç boynuzu ve eli belinde motiflerinden üretilmiş alçı kalıplar ile çevrelenmiş. Ataerkil toplumsal yapı içerisinde erkek gücü ve kadın doğurganlığını simgeleyen bu motifler; yerleştirmede, kültürel/sosyal kodların oluştuğu/aktarıldığı geleneksel ve yeni teknolojilerin ikili anlatımlarını bozan, karıştıran ‘spekülatif mitler’ haline gelirler. Ve böylece tekrar anlamlanmaya, ilişkilenmeye, yeni anlatılar dokumaya imkan tanıyan formlara dönüşürler.

Dokuma-örme kavramı, “Baklava” ve “Cinsiyetsiz Memeler” çalışmalarında formsal olarak yeni karşılıklar yaratırken sergideki diğer işlerin katmanlarıyla birlikte yeni bağlantılar ortaya koyuyor. Özdeşlik-başkalık, insan-makine, insan-doğa, doğa-kültür, doğal-yapay gibi birbirine karşıt, ya da birbirinden bağımsız gibi konumlandırılan kavramların iç içe geçtiği bir bağlantısallığın izini sürüyor sanatçı. Ve bu bağlantısallıkları yeni hikayelerde, hikayeler ile örüyor. Yaşamı ağ oluşturmaktan (networking) öte; ağları örerek, dokuyarak (net-weaving)[1] pratik etmenin olasılıklarını sızdırıyor izleyiciye.

Eda Sütunç, “Cinsiyetsiz Memeler”, 2020, Yerleştirme, Sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

Karşılıklı iki duvarda yer alan iki video-performans, insan-makine ilişkisine duygular bağlamında yaklaşıyor. “Acımadı ki”de kendine sürekli olarak tokat atan beden, ifadeleriyle, sanki bilinci üzerinde hakimiyet kurmak istermişçesine, acı hissine ve ağlama duygusuna direnirken, “Yapay Gözyaşları”nda hissin, duygunun dışa vurulamayışına tanıklık ediyoruz. Bedensiz “Ağlayan” heykeliyse donuk ve soluk yüz ifadesinde duygulanımları dışa vurmanın yeni yollarını arıyor sanki, ve bir serumdan önündeki gümüş tepsiye yapay gözyaşları akıtıyor.

İşlerin açtığı bir katman da, insanın kavradığı şekliyle duyumsamanın/hissetmenin/düşünmenin üzerinden kurulan hiyerarşiler. Sanatçı aynı anda hem hislerinden yoksun kalan, hem hislerine direnen hem de ancak yapay bir sistem aracılığıyla duygularını geri çağıran, aktaran ya da biriktirmeye çalışan çoğul bir öznellik kuruyor. Düşünce ya da duyumu var oluşun öncülü kabul eden, ‘düşünemez’ ya da ‘hissedemez’ olduğu varsayılanların varlığını indirgeyen ikiliklerin içerisinden geçerek daha akışkan bağlaşım yolları arıyor.

Hislerimiz, hissettiklerimiz (ve hissedemediklerimiz) önceden verili/kurulu bir zihin ya da bedenin içinde ‘bulunan’ itkiler değil; çevremiz ile ilişkilenme koşullarımızın ve süreçlerimizin parçası, hatta bizzati kendisi. Ağlamak, ağlamamak, ağlayamamak, koşullu ya da istemsiz – hepsini birlikte hissetmekle birlikte gelen bir boşluk ya da tanımlanamazlık hali.

Eda Sütunç, Gelecek Tezgahları, Sergileme görüntüsü, Sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

Aklımda hiçbir düşünce yok, kalbimde hiçbir duygu yok: “Robotik Meditasyon Sandalyesi” beş dakikalık bir ‘rahatlama seansı’na davet ederken bu cümleyle baş başa bırakıyor izleyeni. Muğlak bir alandan, belki de Haraway’in makine-organizma melezi siborg tahayyülüne yakın, köken öyküsünden ya da gereksiniminden özgürleşmiş bir sesin, dinleyeninden istediği gibi, boşlukta.

“İkili olmayan farkındalık, düşünce ve davranışlarınla bağlantılı değil.

Bu bir sezgi, duygu veya düşünce değil.

İçinde her şeyin var olduğu durum.

İçeriksiz bir farkındalık.”

Üstelik sesin dinleyicisine hatırlattığı gibi insan kavramı da tarihsel bir kavram, ve bütün insanları kapsamıyor: “Hepimiz insanız ama bazılarımız diğerlerinden daha ölümlü.”[2] Braidotti’nin “İnsan Sonrası” isimli çalışmasında ele aldığı üzere, öznellik çoğu zaman nasıl bildiğimizin bilgisine dahil edilmeyen, fakat kendimiz üzerine çeşitli biçimlerde düşünebilmenin (dolayısıyla farklı ilişkilenme yolları (t)üretebilmenin) kapılarını aralayan, dinamik bir etken. Aşkın bir kategori, genel bir standart olarak (büyük harfli) ‘İnsan’dan yaşamın üretkenliğiyle bağlaşım kuran öznellik tahayyüllerine geçiş ise, “eleştirel düşünmeyi bir yana bırakalım, düşünmenin bile ne anlamına geldiğine dair ortak anlayışımızın değişmesini” gerektiriyor.[3]

Eda Sütunç, “Robotik Meditasyon Sandalyesi”, 2020, Araba koltuğu, ferforje demir, Ipad, İki dilde ses parçası /Aklımda hiçbir düşünce yok, kalbimde hiçbir duygu yok”, 2020, Kırmızı neon yerleştirme, Sanatçı ve SANATORIUM’un izniyle (Fotoğraf: Zeynep Fırat)

Gerçek/lik olarak tanımlanan karmaşık bir ‘şeyler’ örüntüsü içerisinde bilgi ve imgelemimizde fark ve tekrar ile – tıpkı dokuma gibi – çeşitli hatlar oluşturuyoruz. Anlamak ve aktarmak için duygularımızı, düşüncelerimizi, yargılarımızı ölçüp biçiyoruz. Belirli ölçü kriterleri ile tanımlama pratiği, Karen Barad’ın da ifade ettiği gibi yalnızca açığa çıkarıcı (revelatory) değil, aynı zamanda performatiftir de. Ölçülen şeyi hem kurmaya yardımcı olur hem de o şeyin kurucu bir parçasıdır.[4] Peki boşluğu ölçmek-tartmak ya da algılamak mümkün müdür? Robotik sesin yönlendirdiği boşluk, bir yokluk/hiçlik midir? Yoksa tam da ihtiyaç duyduğumuz açıklığın sonsuz çeşitliliğine işaret eden geçici muğlaklık halleri olabilir mi?

Bir süreç olarak örülen ağlar, gelenekler, teknolojiler, ikilikler, yakınlaşmalar, karşılaşmalar – ve sonsuz bir açıklık olarak; Sütunç’un ifadesiyle “varoluş ve değişim potansiyeli olarak” boşluk. İnsan-merkezli geçmiş ve gelecek tahayyüllerindeki boşluklar, duygusal, bilişsel boşluklar, hepsi üst üste ve birbirleriyle örülü sergide – karşı(t)lıkları çatlatan, bilme/duyumsama edimlerimizi açan bir belirsizlikler alanı olarak. İkilikler aralıklarına hibrid formlarla dokunan, birleştirmeye, belki de eritmeye çalışan, dalgalı, zikzaklı hatlar ile.

[1] Donna Haraway, Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene, Durham: Duke University, 2016.

[2] Rosi Braidotti, İnsan Sonrası (çev. Öznur Karakaş), İstanbul: Kolektif Kitap, 2014, s. 25.

[3] Braidotti, a.g.e., s. 78.

[4] Karen Barad, “What is the Measure of Nothingness? Infinity, Virtuality, Justice”, 100 Notes – 100 Thoughts, no. 099, dOCUMENTA (13), 2012, s. 6.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir