‘Bir Duvarı Çalmak’ Üzerinden Kamusal Sanatı Okumak

İstanbul Beyoğlu sokaklarında sanat eserlerinin daha fazla görülmesini hedefleyen, bürokratik bir sanat ortamından uzak, bir nevi gerilla ve işgal hareketinden örnek ile sanat piyasası içinde varlığını kabul ettirmeye yönelik girişimde bulunan bir sergi güncesine tanıklık etmiş bulunduk. Büyük beklentilerden uzak, günlük hayat ile bağdaşma yolu arayan, sanatçıların öznel duygularını rahatça sergilemesini hedef alan ve belirli bir konsepte sahip olmayan Beyoğlu Muaf Bar’a ait ‘Bir Duvar Sergisi’.

Bir galeri mekanı olma görevini üstlenen ‘Bir Duvar Sergisi’, bize Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan D Grubu sanatçılarının İstanbul’da sergi açmak için uygun mekanın olmadığı; dolayısıyla barlarda, boş dükkanlarda ve tiyatro salonlarında sergi açtıkları günlere selam çakıyor gibidir. O günlerde, halk ve sanat arasındaki mesafeyi daraltmayı da amaçlayan bu sergiler, aynı şekilde günümüzde de benzer sorunsallarla devam etmektedir. Bu çerçevede güncel sanat pratiklerinin, bir zamanların Paris kahveleri ve batılı diğer örnekleri gibi, sanatı gündelik yaşamın içinde aktif bir hale getirmeye yönelik arayışlarına tanık olmaktayız.

Küratörlüğünü Alp Esin’in yaptığı ‘Bir Duvar Sergisi’ serisi, bir nevi sanat eserlerinin sergilenmediği bir mekânda duvarı çalma fikri içerisinde, izleyicilerin hiç beklemedikleri şekilde güncel sanatın eylemi ile etkileşimini sağlamıştır. Bir duvarı sergi alanına dönüştürme projesinin ilki, geçtiğimiz Şubat ayında ortaya çıkmıştı ve devamında bu duvar dört sanatçıya alternatif bir sergi alanı oluşturdu. Bir galeri mekanı olarak bu duvar; sergi kataloğu, açılış ve sanatçı konuşması da dahil bütünlüklü bir sergi programı sunmuş ve kendisini bir sanat projesi olarak gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.

 

 

Küçük boyutlu bir duvar; küçük işleri göstermek için alan açmanın yanında, kendini mekândan bağımsızlaştırma girişimi içinde ve o mekânın dekorasyonu olmayı reddederek mekânla bir bağ kuruyor. Buradan hareketle duvardaki sanat eserlerinin mekânla kurduğu organik bağ düşünüldüğünde, Muaf Bar’ın serginin bir parçası haline gelmesi, sanat ve kamu arasında geçişken bir mekân olma özelliği ile karşımıza çıkmaktadır. Beyaz küp modeline uygun olarak tasarlanan galeriler, müzeler gibi sergi mekânları karşısında bu tür kamusal mekânlar; geleneksel mekân kavramının dışında herkes için sanatın mümkünlüğünü ortaya koyan bir anlayış içerisindedir (Bozkuş, 2013). Kamusal alanı Hannah Arendt’in de tanımladığı gibi herkese açık, insanların bir yurttaş olarak herhangi bir sınırlamaya tabi olmaksızın bir araya geldikleri, hareket ettikleri yer olarak düşünürsek; kamusal alanda sanatı her şeyin herkes tarafından görülebilmesine olanak sağlayan ve aynı zamanda insanları bir arada tutmanın bir yolu olarak düşünebiliriz.

Henri Lefebvre, mekânın somut bir soyutlama olduğunu iddia eder. Mekân, bir nesne ve yaratımının şartı olarak, fiziksel bir yer ve ondaki etkinlik olarak, dualistik bir doğaya sahiptir. Buradan hareketle galerileri ve müzeleri soyut bir mekân olarak düşünürsek, kamusal sanat alanını da soyut mekânın karşıtı olan bir mekân üretimi olarak görebiliriz.

Soyut mekân, burjuva sınıfının ve kapitalizmin mekânı olarak mantığı ve paranın gücünü temsil ediyorsa, kamusal alan da birçok potansiyel ile dolu bir mekânı temsil eder. Kamusal alan içinde bir bar mekânında bir duvarın işgali sonucunda küçük boyutlu işlerin sergilenmesi, bir nevi modern estetiğin bir parçası olan sanat eserini halktan kopuk bir şekilde nesneye dönüştüren beyaz küp’e bir karşı duruşu gösterir. Sergide kullanılan eserlerin özellikle küçük boyutlu olması ve en pahalı işin 350 TL olması, galerilerde çok pahalıya satılan büyük boyutlu işlere ve beyaz küp’ün koruyucu – garantici yapısına, sanatın izleyici ile ilişkisinde kendi kurallarını dayatmasına, aynı zamanda aristokrat bir estetik anlayışı içerisinde kaybolmasına bir tepki niteliğindedir. Duvar Sergileri, Alp Esin’in kendi ifadesiyle, ‘dar alanda ifade olanaklarını araştıran, küçülerek büyümeyi hedefleyen, farklı disiplinleri de duvarına davet eden ve bu yolla bir kimlik kazanma arzusu içinde olan bir sergidir’.

 

Bu doğrultuda ‘Bir Duvar Sergisi’, kurumsal olarak hedeflediklerini gerçekleştirmek amacıyla, bu defa yine küratörün kendi deyimiyle ‘bir sanat eseri olma fikri’ ile Artweeks@Akaretler bünyesinde gerçekleşen organizasyonda karşımıza çıkıyor. Küçük işler yapan, farklı şehirlerden sanatçıları bir duvara toplamayı hedefleyen bu iş, yine aynı yöntemle mekândan bağımsızlaşarak, ucuz fiyatlara satılan işlerin samimiyetini teşhir ediyor ve izleyiciye de alternatif bir bakış açısı sunuyor.

 

 

Bir sanat eseri olarak bu duvar üzerinde, bir temaya dahil olmayan bağımsız bir şekilde teşhir edilmeyi bekleyen lüzumlu mesajlar da görebilmekteyiz. Büyük ölçüde hayatın kendisinden ve yaşadığı yerden beslenen, ‘Yüce’nin Savaş Aygıtı I ve II’ adlı eserler, yaşadığımız dünyanın sorunlarını unutturmamak adına bu küçük çalışmaların arasında dikkatleri üzerine çekmektedir. Memed Fahracı’nın 40×30 cm boyutundaki dijital baskı eseri, güçlü bir anlatımla ırksal – etnik ve ideolojik düşmanlıklar meselesini konu almıştır. Son birkaç yılda uygulanan radikal politikaların telafi edilemez şekilde yozlaştığı ve tükenmiş olduğu, ayrıca bu yozlaşmanın içinde dev şirketlerin himayesinde şekillenen sanat politikalarına gösterilen bir tepkiyi de gündemine taşıyan sanatçı; çalışmalarında coğrafyanın ona yüklediği politik tavır geliştirme kodlarını kullanarak, muhalif ve politik bir anlatım dili oluşturmuştur.

 

 

Dünya düzeni ve globalleşme olguları, kamusal sanatın her zaman ilgi alanını cezbetmiş ve buradan hareketle merkez – çevre ve mekân ilişkilerini sorgulamıştır. Günümüzde kurumsal sanat ortamı ve onun izleyiciye sunduğu estetik paradigmalarının, sokakta ve sokaktaki insanlar tarafından bir karşılığı olduğunu hala görememekteyiz. Bu bağlamda 2000’li yıllardan itibaren karşımıza ‘ilişkisel estetik’ olarak çıkan bir dizi sanat pratiği, güncel ve kamusal sanatın arayışı haline gelmiştir. Sanatın kendine içkin sorunlarından sosyalleşme ve katılımcılık olarak özetlenebilecek toplumsal sorunlar; öte yandan sokağa taşınan sanat pratiklerinden, sokağın içinden çıkan sanat pratiklerine dek uzanan ve bu anlamda kamusal alana yayılan geniş bir etki alanına sahiptir (Alp, 2016).

 

 

Buradan hareketle Yüce’nin Savaş Aygıtı’nın; ‘kamusal alanda oluşturulan sanat pratikleri, sosyo kültürel ve kavramsal temelde, sanatsal üretimin tek başına üretildiği iddialarının ne yazık ki çürüdüğünü; sanatın, sanatçıdan bağımsız kolektif bir üretim olarak, çevresi ve çevresinde olan bitenlerle birlikte ürettiğini, sanatçının toplumun önünde değil, toplumun içinde sokakla birlikte yaşadığını’ söylediğini duyar gibiyiz.

Sokak yaşamının içinde olan sanatın desteklenerek, kent mekânlarının sanata daha fazla imkanlar sunması dileğiyle…

BOZKUŞ, Şeyda, Barlas. (2013). Çağdaş Sanarın Kentle Buluşması: 1980 Sonrası Türkiye’de Çağdaş Sanatın Mekânsal Dönüşümü.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/261560 (Erişim Tarihi: 25.11.2021).

ALP, K., Özlem. (2016). İlişkisel Estetik ve Kamusal Alan Bağlamında Sanatta Yeni Arayışlar.

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/228104 (Erişim Tarihi: 23.11.2021).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir