Mekânın Buğulu Hafızası: Camdan Şato Sergisi

Şato, cam, hafıza…

Bir araya geldiklerinde üzerine çeşitli kurguların yapılabileceği üç kavram. Her biri kendi içinde epeyce yüklü, kırılgan, karanlık ve buğulu. İçlerine girdiğimizde sapabileceğimiz pek çok yolu var hepsinin.

Bu kavramlar, Müze Evliyagil’de Can Akgümüş’ün küratörlüğünü yaptığı Camdan Şato sergisinde Haziran ayından beri yan yana duruyor. Sonsuz olasılığın içinde hafıza kavramını camdan bir şatoya yerleştirmek ne kadar kapsayıcı, tartışılır. Akla şunu getirdiğini inkâr edemeyiz ki o da mekânın hafızası. Evet, Müze Evliyagil Koleksiyonundan ve koleksiyon dışı üretimlerden bir araya gelen 58 sanatçının yapıtlarından oluşan serginin, basın bülteninde yazdığı gibi hafıza üzerine kurulmuş bir içerikle karşımıza çıkmasını bekliyoruz. Aslına bakarsanız karşımıza çıkması için şehir merkezinden 30 km kadar bir mesafe almak gerekiyor. Bu mesafe, bir şatoya ulaşmak için yeterli gibi, en azından günümüzde.

İşte tam da bu aşamada sergi mekânının “merkezden uzak bir merkez” olarak tanımlanan bir konumda bulunması, Camdan Şato başlığının hafızaya yaptığı vurgunun kendisi oluveriyor.

Camdan Şato sergisi, genel görünüm, müzenin izniyle.

Hafızanın bir yere sabitlenen katı bir yapıdan ziyade akışkan ve esnek olduğunu düşünürsek zamanın doğrusallığının bizi, hafızamızdaki birçok şeyden uzaklaştırdığını görürüz. Tıpkı içinde ne olduğunu hep merak edeceğimiz bir şato gibi.

Sergi mekânından içeriye adım attığımızda tavandan yere kadar inen kırmızı perdeler, şato fikrini daha da pekiştiriyor. Mmm, büyüleyici. Burası gerçekten bir şato. Perdenin arkasına, serginin içine geçiyoruz. Hafızanın, zaman, mekân, nesne ve insanı içeren hatırlama ve unutma kavramlarını kapsayıcı yapısı, çok katmanlı olması açısından serginin küratoryel düzenlemesine yansımış gibi görünüyor. Fakat bu çok katmanlı yapı, mahzene inen bir merdiveni anımsatsa da diğer katlara geçtiğimizde başka bir zaman ve mekânın eklemlendiği hissine kapılıyoruz. Bu durum, algıda bir bütünlük kaybına neden oluyor.

                 Camdan Şato sergisi, genel görünüm, müzenin izniyle.

 Giriş katında yer alan yapıtlar bir koleksiyon sergisi ağırlığı taşısa da serginin odak noktasına yerleştirilen Hermann Nitsch’in koleksiyona ait bir yapıtını görmek etkileyici doğrusu. Ağırlığın sebebi elbette ki koleksiyonun kişisel bir hafızaya işaret etmesi. Yapıtın kendi hafızasının önüne geçen bir bilgi kırıntısı bu detay.

                    Camdan Şato sergisi, genel görünüm, müzenin izniyle.

(sağda: Emre Yenisoy, Yıkılan Şatom : 1 günlük misafir, solda: Onuz İzci, Ailenin Yeniden Toplanması, ortada: Kazım Şimşek, Telkin)

 Serginin ana arterinden çıkıp üst kata sapınca tam da içinde bulunduğumuz zamana ve coğrafyaya işaret eden yapıtlarla karşılaşıyoruz. Bunlardan birisi, bizi hepimizin kendi şatosu olan ev kavramına, bunun da ötesinde içinde bulunduğumuz toplumsal yapının tam orta yerine götürüp bırakan “Yıkılan Şatom: 1 günlük misafir” isimli yapıt. Emre Yenisoy’un bu yapıtı, ismiyle müsemma olması bir yana bu dönemde eve sığdıramadığımız her şeyin temsili. Bununla birlikte bu odadaki diğer yapıtlarla da bir akış oluşturmuş. Mesela hemen karşısına yerleştirilen Onur İzci’nin “Ailenin Yeniden Toplanması” isimli yapıtı ile ev ve aile kavramları üzerinden bağlantı kuruyor.

Hala üst kattayız ve aynı odada yer alan Kazım Şimşek’in büyük boyutlu ‘Telkin’ isimli yapıtına bir adım yaklaşma isteğini geri çeviremiyoruz. Bir taraftan toplumsal hafızayı siyasal bir okuma aracılığıyla sunarken diğer taraftan gündelik hayatın içinde kurulan hafıza kavramına bir telkinde bulunuyor.

Böylesine yaşayan bir odanın, serginin küçük bir bölümünü oluşturması düşündürücü doğrusu. İzleyicisi ile mesafesini kaldırıp onunla aynı an’ı paylaşan bu yapıtlar serginin merkezini oluşturmalıydı demek istiyorum sesli olarak. Çünkü ana arterdeki o ağırlık bu katın balkonuna kadar sızmış durumda.

Hafızayı geçmişe doğru kurmak ne büyük çaresizliktir, öyle değil mi? Oysaki anda gerçekleşen her eylemimiz kendi hafızasını kurar, ağırlaşmadan, usulca.

Sergi, gündelik hayata dair şöyle bir durumu anımsatıyor; hafızamızda, çok uzaklarda kalmış bir kişiyi ya da anıyı arıyoruz. Aradığımız şeyi bulana kadar izlediğimiz yolda başka insanlar, anılar, zamanlar ve mekânlarla karşılaşıyoruz. Sonra, hayır bu değil. Hayır, bu da değil. Yok yok bu da değil derken buluyoruz kendimizi. Bir türlü hatırlayamadığımız bir şey var, hafızamızın derinliklerinden bulup çıkaramıyoruz sanki.

Hafızanın cam gibi şeffaflaştığı yerlerde hatırlama, zamansal bir şeffaflık da sağlar. Bu da bizi toplumsal hafızaya götürür rahatlıkla. Peki, bu bağlamda, sergi sanatçıların ve yapıtlarının bireysel hafızalarını bir araya getirmek dışında bir ortaklık kurabiliyor mu? diye sormaktan kendimi alamıyorum. Buna cevaben evet bir ortaklık var. O da sergi mekânı. Bu mekân, ‘hafıza’ gibi çok katmanlı, kimi yerleri aydınlık kimisi karanlık, yatayda ve dikeyde bir akışa sahip bir kavramı sunuyor.

Yol boyunca zihnimizi kurcalayan şato ve hafıza kavramları aslında sergide görülen kırmızı perdelerden öteye geçemiyor. Şato uzak, camlar buğulu. Serginin ismi, sergiyi bir bahçe gibi çevreliyor. İçeride olan içeride dışarıda olan ise dışarıda kalıyor. İç ile dış arasındaki bu net ayrım mekânın hafızasında vücut buluyor. Hem çevresine hem de izleyicisine mesafeli duran sergi, hafızayı bir şato gibi kurmaktan ziyade bize şatonun hafızasını sunuyor.

Peki, meraktan soruyorum. Sergi mekânının coğrafi konumunu, kırmızı perdeleri, koleksiyona ait yapıtları bir kenara bıraksak, toplumsal, politik ve gündelik hayata dair bağlamları ile izleyicisini kendine bir adım daha atmaya ikna eden ve sergide merkezden uzak bir merkez oluşturan yapıtlar, camdan bir şato kurup, hafızalardaki buğuyu silmez miydi?

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir